Saç Bakımı ve Uzatma-1

Selamlar efenim. 🙂

Umarım hepiniz iyisiniz.
Konumuz saçlar!
Bu ve bunu takip eden bir kaç gönderide kişisel saç bakım
rutinimden bahsedeceğim. Şimdiden belirteyim, anlatacağım bilgiler yıllar
içinde internetten derlendi ve deneye deneye benim saçlarıma iyi gelmeyen
yöntem ve maddelerden arındırıldı. Bu da demek oluyor ki anlatacağım
yöntemlerde kullandığım bazı maddeler size iyi gelmeyebilir veya size de
uyabilir. Bunu ancak zamana yayıp deneyimleyerek görebilirsiniz.
Kullandığım maddeler;
Ceviz yağı, yılan yağı, tatlı badem yağı, sarımsak yağı,
susam yağı, hint yağı, baobab yağı, hindistan cevizi yağı, propolis extresi,
jojoba yağı. (Son iki yağı Hande Polat’tan görmüştüm.)
Kür için herkesin bildiği şey: sinameki otu, bepanten ampul,
bemix ampul.
1. İsterseniz yukarıda yazan yağları hiç birbirlerine
karıştırmadan zamana yayarak tek tek kullanabilirsiniz.
2. İsterseniz tüm yağları karıştırıp haftada en az iki kez
uygulayabilirsiniz. Tüm yağların içine sarımsak yağı da dahil olduğundan
uyarmalıyım ki kış değilse, saçlarınızı uzatmak için değil yalnızca bakım için
uygulama yapacaksanız ve saçlarınızın gürlüğünden bir şikayetiniz yoksa aman ha
o sarımsak yağını o karışıma boşuna dökmeyin. Neden?
Saç bakımı yapmaktaki gayemiz saç uzatmak, gürleştirmek veya
zayıflamış saç köklerini güçlendirmekse saçımıza hangi yağı/yağ karışımını
sürersek sürelim en az iki (2) en fazla beş (5) saat bekletmemiz gerekir. Bunu
haftada iki kez yaptığımızı düşünelim (ki ben bunu deneyimledim 6 ay
süresince haftada 3 kez uyguladım), o sarımsak yağı denen sinsilik abidesi sizin kendinizi pizza gibi
görmenizi sağlıyor! 🙂 Çok önemli; saçlarınızı neyle, nasıl, kaç kez ve ne
şekilde yıkarsanız yıkayın o koku asla geçmiyor, taki siz kullanmayı bırakana
dek. Çünkü uygulama süremiz çok uzun.
Peki kokudan kurtulmak için ne yapabiliriz?
Sarımsak yağını ayrıca kullanmak en mantıklısı gibi geliyor
bana. En önemlisi de bu kez süreyi olabildiğince kısaltmak. Bu şekilde
uyguladığımda herhangi bir koku kalmadığını gördüm. Yani şu şekilde
kullanmalıyız: Haftada bir kez, sarımsak yağını yalnızca yarım saat saçımızda bekleyeceğiz ve (soğuk değil, çok
sıcak da değil) ılıktan biraz daha sıcak suyla yıkayıp şampuanlayacağız. Soğuk
su ve fazla sıcak su hem saçları yorar hem de farklı nedenlerle saç dökülmesine
yol açar. Bu kokuyu çıkarmak için aman ha limondu sirkeydi maydonuz suyuydu
gibi tuhaf şeyler yapmayın, hem saçınıza kurutarak zarar verirsiniz hem de
kokunun ikiye katlanmasını sağlarsınız. Dediğim gibi yaptığınızda kokmadığını
anlayacaksınız, deneyimle sabittir.
3. Sarımsak yağını haricen kullanmamız gerektiğini söyledim.
Geriye kalan tüm yağları karıştırıp haftada iki-üç kez saç diplerinize sonra da
uçlarına uygulayıp en az iki en fazla beş saat bekleyebilirsiniz. Bu yağlar
koku yapmazlar. Uyurken sürmenizi önermem çünkü yağları saçta fazladan
bekletmek de saçları yorar dolayısıyla yıpratır. Beş saatte zaten saç kökleri
almaları gereken miktardaki yağı alır ve daha fazla alacak yerleri kalmaz. Eh,
gereksiz yere saçları yormayı da asla istemeyiz. O kadar vaktim yok derseniz o
halde dediğim gibi iki saat bekletin, en azından hem faydalanmış hem de zarar
vermemiş olursunuz saçlarınıza.
4. Kür! Bu kısım yalnızca saçlarını hızlı uzatmak
isteyenlerimiz için. KK’de kuaför bir hanımın seneler önce yazdığı ve oradan
yayılıp bizim jenerasyona kadar gelen bir kür uygulamasıdır bu.
Nasıl mı uygulanıyor?
Saçlarınızın gürlüğü ve uzunluğuna göre cezveye su alın,
ister az ister çok saçınıza kalmış bir durum, ben cezvenin dibinden iki parmak
yukarı kadar çıkan sudan bahsedeceğim. Buna bir tutam sinameki otu ekleyin ve kaynatın.
Suyun rengi dönecek kaynamaya başlayınca, şöyle bir iki taşım daha kaynasın
(5-10 saniye kadar) sonra soğumaya bırakın. Soğuyunca sinameki yapraklarını
atın ve sinameki suyuna bemix ampul ve bepanten ampul ekleyin. (Evigen
ekliyordum eskiden ama evigen evin oldu ve ciddi anlamda bozuldu, ille de
istiyorsanız balık yağı kapsülünü delip ekleyin ondan daha iyi.) en az iki saat
bu karışım saç diplerinizde dursun. NOT: saçınızda boya varsa saç renginizi
akıtacağını şimdiden söyleyeyim. Koyu kumral saçlarımı iki ton kadar açmıştı.
Bekleme bitince saçlarınızı yıkayın. Bemixin kokusu çıkmıyor deniyor yabancı ve
Türkçe kaynaklarda. Doğru. Buna yapacak bir şey yok. Yıkayınca geçti
sanıyorsunuz ama ertesi sabah kokunun var olduğunu anlıyorsunuz! Sorry for that
girls! Saçlarınız alışana dek kokacak sonra kokmuyor. Uzun saçların da bir
bedeli vardır! Ödeyin Firuzeler! Bu arada kürü ya 4 hafta üst üste haftada bir
kez ya da 8 hafta haftada bir kez yapacaksınız. Hangisini seçerseniz seçin süre
dolduğunda 2-3 hafta ara vermeniz gerekiyor. Faydasını görmek için aylarca bekleyen
de var ilk arada sonuç alanda var. Çok önemli: Kürün saç tellerinizde incelme
veya kırılmaya yol açtığını düşünüyorsanız kürü uygulamayı bırakın. Demek ki
size göre değil!
Şimdilik bu kadar minnoşlar, diğer gönderileri de kısa süre
içinde yayımlayacağım. Beni özleyin anacım. :*
Red Sonja

Erkekler, Adamlar ve Kadınlar

 

Ahmet Altan, Kristal
Denizaltı
kitabındaki Bir Hayatta Bir
Hayata Geçmek
başlıklı yazısında hayatı Babil’in
Asma Bahçeleri
‘ne benzetir, erkekleri de cenneti ve cehennemi dolaşan Dante’ye.
Erkekleri hayatın katları arasında yalnızca kadınların dolaştırabileceğinden
bahseder.

Lakin bence eksik bir tanımlamadır bu. Denir ya, erkekle adam arasında fark
var, gerçekten öyle.

Varlıklarını önce Allah’a sonra biz kadınlara borçlu olan ve
bu borcu asla ödeyemeyecek erkekler…  Onların bazıları öyle sapkın ki zalim olma
hali öyle kanlarına işlemiş ki kim olursa olsun, ne yaparsa yapsın birinin
ölümü hak edebileceğini öyle bilinçaltlarına işlemişler ki artık
durdurulamazlar.
Yarın 19 Mayıs Geçlik ve Spor Bayramı! Geçen gece 19 yaşında
gencecik bir kadın Fatih’te sokağın orta yerinde başından kurşunlandı! Durumu ağır.
Nedir bu erkeklerin biz kadınlarla paylaşamadıkları
bilmiyorum. Ne istiyorlar bizden? Para mı? Onlar da kazanabilir, hem de bizden
daha fazlasını. Namus mu? Kendilerinde olmayan şeyi bizden neden beklerler ki? Aidiyet
mi? Ait olmak zorunda mıyız ki? Sadakat yeterli değil mi? Çiçek mi? Tüm dallarımızı
kopardıktan sonra geriye kalan çiçeğimiz solmaya mahkum değil mi? Nasıl böyle
oldu bunlar? Nedir bu erkeklerin kadınları yok etme akımının kaynağı?
Bunca vahşetin sebebi görünsün, görünmesin,  para, vajina ve memeler! Muhteşem üçlü. Kadının
tecavüze, tacize ve cinayete kurban edilmesi için yeterli!
Çantamızı çalarlar; İçinde az bir şey para, varsa kredi
kartı falan ama bizim için en değerlileri evimizin anahtarı, bıcır bıcır
konuşan dudaklarımızın ruju, sevdiğimizin fotoğrafı, allığımız, farımız,
rimelimiz, aman çorabım kaçarsa diye eksik etmediğimiz parlatıcı ojemiz,
kimliğimizle giden adımız, her şeye rağmen gururla taşıdığımız soyadımız,
annemizin aman çıkarmayasın diye verdiği cevşenimiz, anne duamız da onlarla
birlikte çalınır.
Taciz ederler; O bir-iki hafta boyunca her yalnız kaldığınızda,
her erkek gördüğünüzde, her aynaya baktığınızda, her ruj sürüşünüzde, her duş
alışınızda tiksinme duygusu yaşar ve ağlarsınız. Hele gece yatağa girince
içinizi çeke çeke, içinize içinize ağlarsınız. Sinirden.
Tecavüz ederler; En diptesinizdir artık, hayatın ölüme
gülümsediği, hiçbir erkeğin yaklaşmak bir yana dursun bakmaya bile cesaret
edemeyeceği, yalnızca kadınların bildiği o en dibin gök yüzündeki dağın uçurumunun
ucundasınızdır ve aşağıyı seyredersiniz. Bundan daha derini yoktur diye ya atlarsınız
aşağı ya da tekrar tekrar atlamak için devam edersiniz yaşamaya. Her halükarda
atlarsınız o uçurumdan. Başlarda her banyoda teninizi kazır gibi sürersiniz
lifi vücudunuza ağlaya ağlaya, ne ruj, ne oje, ne parfüm, ne de bir toka
göremezsiniz vücudunuzda. Ölüler süslenmez çünkü! Sonra, ama çok çok çok sonra,
saçlarınızın soluk rengi dikkatinizi çekmeye başlar, mor göz altlarınız
gizlenmek ister, vücudunuz renge ihtiyaç duyar, kış geçmiştir son baharla ilk
baharın arasındasınızdır artık.
Bilirsiniz yaşamınızın kalanı o sınırda
geçecektir. Saçınızı yeniden taramaya başlarsınız, o en pahalı ojeleri
düşünmeden çöpe atmıştınız, tüm renklerinizle birlikte ama o en ucuz marketin
en ucuz ojesi kırmızı kırmızı güler size, bu kez de onu almak için tereddüt
etmezsiniz. Yanınızdan geçen başka kadının ardından sanki size can vermek için
bıraktığı parfüm kokusuyla hatırlarsınız, sizin de bir kokunuz vardı, o günü ve
tüm korkularınızı hatırlatan. Kısa süreli flash back yaşarsınız. Başka bir koku
lazımdır artık size ve yaşamınıza. O günden uzak, güneşin ve çiçeklerin ve dahi
şekerlerin kokusu kalmalıdır geçtiğiniz yerlerden. Onu da alırsınız, bir süre o
koku her sürüldüğünde hem o gün hatırlanacak hem de yeniden gülümseyecektir
yaşam size. Yeni maskeniz için gereken malzemeler zamanla yaşamınızı doldurmaya
başlar ve tamamlanırlar. Artık eski yaşamınızdan boşanmışsınızdır ve hakkında
konuşmak istemezsiniz. Bundan sonra yalnızca dışarı çıkarken değil artık
evinizde de takmak üzere hazırlarsınız itinayla yeni maskenizi. Aklınızda ise
iki kurt hırlaşır; anne olmak istemek ama ona da zarar gelir diye korkmak savaş
açmıştır bir daha hiçbir erkeğe dokunmayı istememeğe.
Biri mutlaka kazanacaktır
ve aslında galip bellidir. Siz bir kadınsınız, neleri atlattınız, bunu mu
atlatamayacaksınız göz yaşlarınızla? Siz gerçek bir kadınsınız, gelinliğinize
geçmişi iliştiremezsiniz. Ve o gelinliği giydiğinizde dünyanın en güzel gelini
şüphesiz ki siz olacaksınız. 😉
Öldürürler; Her şeyiniz yarım kalır. Okulunuz,
arkadaşlıklarınız,aşkınız, sevginiz, maskelerinizin malzemeleri, odanızın ve
evinizin sesi, hayalleriniz, anneniz, babanız, kınanız, gelinliğiniz, müziğiniz,
kardeşiniz, çocuklarınız, sevgiliniz, kocanız, mesleğiniz, hedefleriniz… Artık
iki bahar arasında yaşayabilmeye bile gücü yeten o kadın yoktur. Allah’a ettiği
dualar yoktur. Öfkesiyle cihanı yakabilecek o muhteşem varlık yoktur. Sevgisiyle
milyonlarca dünya kurabilecek, kocasının ömrünün en güzel törpüsü, çocuğunun
hayran olduğu, anne-babasının bir tanecik prensesi, kardeşinin canı,
arkadaşlarının  “her şeye şahit”i
o kadın bir namussuzun o iğrenç ve korkunç elindeki simsiyah silahtan çıkan
lanetli kurşunla yok edilmeye çalışılmıştır. Ne büyük bir yazıktır bu ömre
edilen. Unutur tüm katiller, öldürülenler şehittir ve cennetliktir, katillerse
cehennemlik.
Bizi her türlü yolu deneyerek öldürmeye, yok etmeye, yakıp
yıkmaya çalışan erkekler hiçbir seferinde muvaffak olamadıklarından daha da
saldırganlaşır, yüzsüzleşir ve sonunda gerçek birer canavara dönüşürler. Bu aklı,
kalbi ve elleri simsiyah kanlı erkekler kadınlardan ne ister?! Karmaşık olan
kadınlar değil, erkekler.
Kadınlar yalnızca rahat bırakılmak istiyor. Kadınlık
diğer tüm sıfatlardan ve kavramlardan uzak tutulması gereken dünyalık en yüce
makamdır çünkü.
Ve biz kadınlar o lanetli erkekleri değil, adamları
dolaştırırız yaşamın bahçelerinde.
Red Sonja

Döngü

Çok ilginç insanın yaşayacaklarını ve öyle ya da böyle
tanıyacağı kişileri önceden kendi elleriyle yazması! Birer birer, detaylarıyla
hem de. Ve biliyor musunuz bu gerçekten korkutucu!

   Hiçbir yerde paylaşmadığım yüzlerce yazım var, toplasam 3
kalın kitap edecek de elim değmiyor, hem yeniden yazımlar gerek, edit vs. Uzun
iş yani. Biraz daha törpüleneyim de.
  Neyse işte, o yazılardan birini tesadüfen (aslında tevafuk)
açıp okudum bugün. “Kalpteki siyah nokta”yı anlatmışım. Günah
işlendiğinde kalpte beliren bu nokta, kalbin kara bağlaması diye de tabir edilir.
Bu noktaya verilen ismi zamanında, ki sene 2011, üniversitede Fatih Hocam
söylemişti ve bu bir kadın ismiydi. Yani yazdığım şeye bir ipucu daha
gönderildi. Tuhaflığı ve döngüsü burada, bu günah noktasını ben 2014’te
tanıdım. O beni tanımaz ama ben onu ciğerinden fikrine değin tanıdım ve bitirdim.
Velhâsıl-ı kelâm yazdığım karşıma çıktı. Beni daha da şaşırtan şeyse bir böcek
türüne aşkımın 2011 senesinde başlaması. O böcek çeşidinin tamamlayıcısı
isimdir zaten benim bu günah noktasını tanıma sebebim. Yine ilginçtir ki bu böcekçik benim eskiiiiii sevgilimle tek sayı farkla aynı rumuzu kullanıyor nette. Böyle işte toplu görünümle bakınca “noluyo lan” diyor insan, teker teker bakınca  “amaaan olabilir” deyip geçtiklerine.
  Bunun öncesi de var, şimdi olanı da, ileride farkına
varacaklarımda. Bir değil, iki değil, beş değil. Bunun adı nedir, bu
“malum olma” durumu bana neden verildi, ben neden yazmak zorundayım
bilmiyorum. Zamanında bir şiir yazmıştım. O şiirde anlattığım ölüm kısa süre
sonra bire bir yaşandı ve ben 2 sene yazmadım. Bunun da öncesi vardı. Korktum. Hem
de çok korktum. Araştırdım fakat çok açıklanabilen bir durum değil. Bunu benimki
kadar ve biraz daha ağır yaşayan bir kaç yazar var.
  Her biri bunun başka bir
şey olduğunu düşünüyor, kimi malum olma, kimi enerji, kimi kaderini yazmak vs.
Benim bu konuda düşünebildiğim tek şey bunun korkutucu oluşu.
  O kimseyle paylaşmadığım yazılar, hikayeler ve şiirler bu
zaman ait değiller, kutsallıkları kendime ilham kaynağı alıp oluşturduğum o
şeylerden yani kendi ellerimle ortaya çıkardıklarımdan yani kendimden, hayal
dünyamdan, anlattıklarımdan ve anlatmak zorunda olduklarımdan korkuyorum. Bana bu
şeyleri anlattıran güçten korktuğum kadar. İşte o yazılara pek elimi değirmeme
sebebim biraz da bu korku. Öyle şeyleri kullandım ki göstergeler ve metaforlar
olarak, insanlar bunları çok yanlış yorumlayabilir, kutsal kitabı değiştirmeye
çalıştığımı falan zannedebilirler. Oysa öyle değil, ben yalnızca kitapta
anlatılmayanları anlatmaya çalışıyorum. İnsanların zanları değil orada öneli
olan, yanlış anlaşılmak istemeyişim ve Yılmaz Erdoğan’ın dediğini hatırlıyorum
o an: “Mükafattır bir anlatıcıya doğru düzgün anlaşılmak!”
  Sanki o metinleri asırlar sonra birileri okusun ve sırrı
çözsünler diye yazmışım. Çünkü sır bu zamanda değil yani ben de onun ne
olduğunu bilmiyorum.
  Yazmazsam olmuyor, yazarsam da olmuyor. Hepsi
öyle bugünki tevafuk gibi basit şeyler değil. Bir çoğu ağır. Hepsini silsem
geçer mi bilmiyorum. Sildiklerimde de var mıydı böyle şeyler hatırlayamıyorum.
Aranızda bunu yaşayan varsa (bildiklerim haricinizde), bana yazın lütfen.

ÇÖZÜM?

Merhaba. Bu yazı pek iç açıcı bir yazı olmayacak canlar.

Zira Eylül’le [Cansın (Mehtap Zengin] ilgili yazacağım. Onu intihar etmek
zorunda bırakan şeyi yazacağım. İnsanı.
Ötekileştirmek ve yalnızlaştırmak. Ne büyük maharettir
ama(!) Yaftalamakla başlanır ya genelde. Kişinin giyimi, saç rengi, cinsel
tercihi, anlaştığı insanlar vs bir başka kişinin konusu olur. Toplumun dayatmalarına
az da olsa uymayan kişi diğer kişilerce “biz” bütünlüğünden dışlanıp ötekileştirilir.
Bu, bana göre dünyanın düzenine hayli ters olmakla birlikte, dünyanın sonunu da
getirecek düzeyde ağır ve yıkıcı şeylerden biridir. Ötekileştirenler, günün
birinde öteki olmayı kabul ettiklerinin farkında bile değillerdir.
Ötekileştirilense yalnız kalmıştır.
Eylül de yalnız kaldı. Onun yalnız kalmasının temel sebebi
bana göre tamamen şuydu: Yaşadığımız kültürün temelinde yalnızca kültürün dikte
ettiği kurallara sadık kalanların saygı görmesi. Üstelik bu yıkıcı renksizlik taraftarlığı
günümüzde renksizlik holiganlığına dönüşüyor.
Toplumsaldan bireysele sorunsalları rengarenk bir ipin
üzerindeki düğümler olarak düşünün. Bu düğümlerin açılması için en üstteki
siyah renkli düğümün çözülmesi gerektiğini düşünün. Toplumun başındakiler bu
siyah düğümün çözülmemesi için uğraşıyor. Şimdiki başbakan, cumhurbaşkanı falan
değil mevzu. Mevzu daha derin. Bu asırlık bir dava. Diyorlar ki o “düğüm
çözülmeyecek”. Yüzyıllardır çözülmedi de. O düğüm nasıl çözülür?
Aslında tek şeyi öğrenebilsek halledebileceğiz diğer bireysel
dolayısıyla toplumsal sorunlarımızı: Saygı. Kişilere, kişilerin özel alanlarına,
fikirlerine, tercihlerine… Uzar gider bu liste. Saygı duymak zordur. Kabullenmeyi
öğrenmek gerekir, vazgeçmeyi, yenilmeyi ve daha bir çok şeyi. Lakin bunlar
öğrenildi mi yaşamak kolaylaşır. Çünkü öğrendiğiniz şeyin verdiği (örneğin)
duyguya vâkıf olursanız, o şeyin zıddına da erişmiş sayılırsınız. Yani ağır
şeydir saygı duyabilmek vesselam. Olgunluk gerekir. Her şeyden evvel kendini
bilmek, kendi iç dünyasını tanımak ve kendine saygı duymayı gerektirir.
Not: Allah (C.C.) herkese sebep-sonuç ilişkisini kurabilmesi ve yaşamını idame ettirebilmesi için akıl vermiş bayanlar ve baylar. Ötekileştirmek, iş vermemek, derdini dinlememek, yoluna taş koymak, Eylül’e de yapıldığı gibi (mesela) sex işçiliğine mahkum etmek tarzında mantık ve insanlık dışı cezalar vermek hiçkimsenin haddine değil. Yargı ve cezalandırma ancak ve ancak yaratıcıya aittir.
Saygı tabi ki Eylül’ün intiharını açıklamaz. Şu açıklar ama:
İntihar etmesi gerekenler etmedikçe, kapkara düşünceler ve duygularla dolu ve
uzayda yer kaplayan o “şey”ler ölmedikçe biz daha çoook Eylül duyarız
cehennem dünyanın serin boğazına atlayan, daha çoook Eylül oluruz yaşarken “anlatmaktan”
vazgeçip ölümün huzur veren sessizliğin seçen.
Eylül’ü çok iyi anlıyorum, tıpkı Mehmet Pişkin’i anladığım
gibi. Yaşadıklarını yaşamadım belki, belki daha ağırını yaşadım belki de çok
dertsiz biriyim. Lakin anlattıklarını dinlemem yetti. Çünkü insanım, insan
olmayan binlercesinin arasında var olmaya çalışan.
NOT: Eylül’ün haberini yayımlayan istisnasız her bir site
“Trans Birey ……….” olarak yayımlamış. Ölünce de çare olmuyor.
Ölünce de anlamıyorlar bu man kafalılar! “Kadın birey X/erkek birey Y şunu
yaptı” gibi bir kalıp yoksa trans birey diye bir şey de yoktur.
Etiketlemekten vazgeçin. İsim ve soyisim diğer insanlardan ayrılmamız için
konuluyor zaten. Ve emin olun bazen isim veya soyisimleri bile insanlara ağır
bir kimlik oluveriyor. O yüzden bu tür konularda medyanın da özellikle hassas
davranması gerektiğini düşünüyorum.

What goes around…

 

  Uzun bir aradan sonra merhaba.
  Öncelikle tüm kayıtlarımı yanlışlıkla sildiğim için özür
dilerim sizden, senden, benden ve bizden. Bu yanlışlığın gerçekleşme anı ve benim
bunu bir ay sonra anlamam çok hoştu gerçekten. :/ Kötü mü oldu? Pek de kötü
olmadı açıkçası, yeni yıla temiz blogla girmiş oldum farkında olmadan. 🙂
  Her neyse, şimdi bunlar değil konumuz. Konumuz ciddi. Yazmakta
geç kaldım lakin geçerli sebeplerim vardı. Ama bilirsiniz böyle ciddi bir mevzu
benden kaçmaz.
  Birazcık geçmişe dönelim şimdi. 14 yaşındaki X, ne idüğü
belirsiz Y ile cinsellik yaşıyor, ve Y denen şerefsiz bunu internete yayıyor.
Bütün Türkiye de, ki en acısı ve mide bulandırıcı yeri bu kısmıdır, işi gücü
yokmuş gibi oturup videoyu izliyor ve sosyal medyadan kıza ve ailesine küfürler
yağdırıyor.
  Eskilerin bir sözü vardır, efendim. Derler ki “Bu dünya
etme, bulma dünyasıdır.” Şimdilik 20 yaşında birine “sizin de
çocuklarınız olacak” cümlesi çok “bayıcı” gelebilir lakin işin
aslı öyle değildir. Şu dünyada insan neyi kınarsa kendi başına da geldiğini
gözleriyle görüyor. Bu kısmını o yaşlardaki genç kardeşlerimize küpe etmiş
olayım ve onlara son birkaç anahtar kelime vereyim bundan sonraki hayatlarını
kolaylaştıracak; empati kurmak, çift taraflı düşünmek (olayın içindeki kişilerden
yalnızca birinin değil diğer kişinin de bakış açısıyla yaklaşmak), sınırı
bilmek (yargılama boyutu bizim işimiz olsaydı cennet ve cehennem olmazdı İslam
inancına göre bakarsak.) Tanrıcılık oynamamak gerek.
  Değişiktir; “Ne alaka yaa, hayatta benim başıma gelmez,
zaten bizim gibi insanların başına gelen şeyler değil bunlar,” dersiniz.
Seneler geçer. Çok da hızlı geçer. Bir bakarsınız, başıma gelmez dediğiniz ne
varsa teker teker her biri başınıza gelmiş hatta bir de katmerlenmiş. O yüzden
büyük konuşmayıp hiç kimseyi yargılamamak, hatta insanlar hakkında iyi bile
olsa yorum yapmamak lazım, özellikle bu tip konularda.
************************************************************************************
   Burası namus, haysiyet, şeref yoksunlarına;
 Gelelim işin diğer boyutundaki en ağır, en mide bulandırıcı
kısmına. Pedofili ve tecavüz. Kızın yaşı 14. TC kanunlarına göre 18 yaşını
doldurmamış kişiler henüz çocuktur. Yani olayın muhatabı 14 yaşında bir çocuk. Tekrarlıyorum:
14 YAŞINDA BİR ÇOCUK. Cinsel ilişkiye ister gönül rızasıyla girsin ister
zorlansın bu bir tecavüzdür. Çünkü olayın muhatabı taraflardan biri ÇOCUKtur. Hepiniz
14 yaşında oldunuz. Muhtemelen bir çoğunuz TR’de cinsel eğitim 0 olduğundan kim
bilir neler neler yaptınız ne haltlar yediniz. Siz saklayabildiniz, fakat sizin
gibi namus, şeref ve haysiyet yoksunlarından feyz alan bir Y bunu “saklamadı”.
Sizin gibi olmak yetmedi ona. Daha da köpüklü şerefsiz olmak istedi. Tabi anlayamayız.
Unutmayın bayanlar, baylar; büyük yargıç davayı günün birinde muhtemelen
tersine çevirecek. Öyle büyük yenileceksiniz ki toprağınız bile sizi kabul
etmeyecek.
  Ece Temelkuran’ın hayran olduğum ve anlaşıldığından hiç emin
olmadığım bir sözü vardır: “O kız ve oğlan çocukları da bir Türkiye tarihi
yazar… Okuyamazsınız!” Bu sözün içindeki anlamı, hiçbir dinin kitabında
bahsedilmeyen o dayanılmaz, akıl almaz felaketi, yıkıcı dehşeti sizi temin
ederim bilmek istemezsiniz. Çünkü pedofiliye maruz kalan o kız ve erkek
çocukları bu konuda bilgilendirilmezse ve eğitilmezse yani içlerindeki duygu
karmaşası dizginlenmezse!!! İşte o vakit eyvah ki ne eyvah! Tarih öyle bir
tekerrür eder ki, Ece’nin dediğine çıkar yolunuz: OKUYAMAZSINIZ!
************************************************************************************
…comes around. I just want u 2 think about it.